5 Aralık 2010 Pazar

İntibah - Cezmi ve Namık Kemal'in Romancılığı


Son Pişmanlık adını taşıyan ilk romanı, İntibah yahut Ali Bey'in Sergüzeşti adıyla 1876'da basılmıştır. Diğer romanı ise konusunu tarihten alan ve edebiyatımızdaki ilk tarihî roman olan Cezmi'dir. Namık Kemal'in iki romanı da Batılı anlayışla yazılmış İlk edebî romanlarımızdandır. O dönemde edebiyatı¬mızda romanın olmayışı veya yazılan romanların edebî bir de¬ğer taşımayışı(roman tekniği açısından kusurlu oluşları), Namık Kemal'i, roman yazmak İçin harekete geçmiştir.
Namık Kemal'e göre roman, faydalı bir eğlencedir. Namık Ke¬mal, Mukaddime-i Celâl'de: "Romandan amaç, gerçekte ol¬mamışsa bile gerçekleşmesi olabilir bir olguyu, ahlâk, duygular ve olasılıklara ilişkin her çeşit ayrıntılarıyla birlik betimle¬mektir." diyerek roman görüşünü açıklamıştır.(Kemâl’in roman ile ilgili görüşleri)
Edebiyatımızdaki İlk romantik romancı olan Namık Kemal, Türk klasik ve halk hikâyelerine karşı olmasına rağmen, bu ilk roman denemesinde kendisini halk hikâyelerinin bazı özellikle¬rinden kurtaramamış, Ahmet Mithat gibi, bazen olaya üçüncü kişi olarak karışıp kendi düşüncelerini söylemiştir.
Namık Ke¬mal, İntİbah'ın konusunda eski meddah hikâyelerimizden Hançerli Hanım'ın Hİkaye-i Garibesi'nden esinlenmiştir.
Namık Kemal, mekân ve olay betimlemelerinde realisttir. Doğa ve karakter betimlemelerinde Öznel bir tutum sergilemiştir. Ro¬manın başlangıcındaki bahar betimlemesinde Divan şiirinin ha¬yal unsurlarını kullanmıştır, Romanda psikolojik analizlerin ya¬pılması gerektiğine inanan Namık Kemal, İntibah'ta bu konuda başarılı olamamıştır. Psikolojik analizlerde ve çevre betimleme¬lerinde başarılı olamasa da dönemin diğer eserleriyle karşılaş¬tırıldığında Namık Kemal'in çevre ve psikoloji tasvirleri bakımın¬dan, ileri bir adım attığı anlaşılır.
Namık Kemal, romanlarında bir aşk serüveninin cazibesinden, onun uyandıracağı ilgi ve heyecandan faydalanmaya çalışmış¬tır. Romantizmin etkisiyle trajik bir sonla biten olayların sonu¬cunda kötüler cezalandırılır. Sanatçı, bu romanı ile o donem ya¬şanması olası olayları ve toplumdaki çarpıklıkları işlemiştir. Romanın giriş bölümünde bulunan Çamlıca'da erkeklerin kadınlara laf attığını, kötü kadınların eğlence yerlerinde dolaşarak Ali Bey gibi saf ve temiz insanları tuzakla-rına düşürerek aile huzuruna zarar verdiklerini görüyoruz. Na¬mık Kemal romanda temel olarak bu mesajı vermek istemiştir. Bu da aynı zamanda romanın eğitici yönünü ortaya koymakta¬dır. Yazar olayın merkezine aileyi alarak bu tür çarpık aşkların aile saadetine zarar verdiğini ortaya koymak istemiş, böylece romanın eğitici yönünü de güçlendirmiştir.
Romantizm akımının etkisiyle romanda iyi ve kötü karakterler çizilmiştir. Ali Bey, Dilaşup ve Ali Bey'in annesi iyi; Mahpeyker ve Abdullah Efendi kötü karakterlerdir. Bu karakterler romanda şu şekilde betimlenmiştir: "Ali Bey, zengin bir ailenin bir tek evlâdı, yirmi bir, yirmi iki yaşlarında bir delikanlıydı. On ya¬şına bastığı zaman birkaç yabancı di! öğrenmiş bulunuyor¬du. Tanınmış ediplerimiz, küçük Ali'yi çok takdir ediyor, kül¬tür alanında gayet İstidatlı buluyorlardı." "Mehpeyker, terbi¬ye ve ahlâk bakımından Ali Beyin tamamen zıddıydı. Düşük ahlâklı bir aileden yetişmiş; daha on dört,, on beş yaşına gelmeden rezaletin her çeşidini öğrenmişti." Dilaşup ise çok güzel bir kızdır Az çok okuması yazması vardır. Piyano çalma¬sını bilmektedir. Dikiş konusunda ustadır. İyi niyetli ve temiz kalpli, saf bir cariyedir
Romantizm akımının iyi-kötü çatışması anlayışının gereği ola-rak romanın sonunda kötüler cezasını görür. Bu yolda iyiler de ellerindekiler! kaybeder veya onlar da ölürler. "Kötü yoldan iyi¬lik çıkmaz." mesajı verilmiş olur. Bu düşünceyi işlemek için de kişilerin romanda belli işlevleri vardır. Mahpeyker ile kötülerin insanın başına nasıl kötülük getireceği, Ali Bey karakteri ile kö¬tülerin peşinden koşan iyilerin karşılaşacağı olaylar verilmiş olur.
Romanda anlatılan olaylar o dönemin toplumsal yaşamında karşılaşılabilecek olaylardır. Ali Bey de Mahpeyker de o dö-nemde günlük yaşamın içinde var olan tiplerdir. Bu, birbirine ters iki tip arasında yaşanan aşk acı bir şekilde bitmiştir. Roma¬nın konusundaki gelişme de bu çarpıklığın doğuracağı yanlış¬lar üzerine kurulmuştur.
Eserde gözlemci bakış açısı vardır. Anlatıcı, olayların içinde ol¬mayan yazardır. Bununla birlikte yer yer yazar, olayın içine gi¬rerek kendisini hissettirir. Yukarıdaki metinde geçen şu bölüm¬de yazar araya girerek düşüncelerini açıklar: "Fakat memleke¬timizin ve insanlarımızın hali malûm... Doğruyu söyleyeni dokuz köyden kovuyorlar. Ahbaplar arasında da kalbin üzüntülerini dosdoğru ve samimî olarak açığa vurmak çok defa hoş karşılanmıyor. Buna karşılık, meselâ eğlence gibi alelade şeylerde bile, insanın hoşuna gitmeyen bir durumu beğeniyormuş gibi görünerek riyakârlık yapması insanlık vazifelerinden sayılıyor."
İdealist bir vatansever olan Namık Kemal, Ali Bey'in Mahpeyker'le yaşadığı aş¬kı yanlış bulmuş ve roma¬nını romantik sanatçıların bakış açısıyla yazmıştır. Bu bakış açısı romanda açık¬ça hissedilmektedir. Ali Bey'in düşünce yapısı ile Namık Kemal'in düşünce yapısı Örtüştüğünden Na¬mık kemal, İntibah'a kendi düşüncelerini ve kişiliğini de yansıtmıştır.
Büyüklerin sözlerini dinle¬memenin, kötü kadınlarla birlikte olmanın insana ve ailesine verdiği zararın her dönem için geçerli olması romanı güncelleştirmekte, sadece yazıldığı dönemle sınırlı olmaktan çıkarmaktadır.
Edebiyatı halkı bilgilendirerek eğlendirmekte bir araç gören Namık Kemal, İntibah'ta halkın anlayabileceği bir dil kullanmış, Divan nesrindeki gibi süslü bir anlatım yoluna gitmemiştir.
Romantik sanatçılar, seçkin kesim yerine orta soylu sınıfın duygu, düşünce ve yaşam tarzını ön plana çıkarmıştır.
Romantizmde iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin çatışması öne çıkarılmamıştır.
Ahmet Mithat Efendi, eserlerinde Batılı hikâye ve romanla Türk halk hikâyelerini uzlaştırmaya çalış¬mış, bunu yaparken de Halk hikâyeciliğinden ya¬rarlanmıştır.
Ahmet Mithat Efendi ve Namık Kemal, edebiyatı halkı bilgilendirmek ve bilinçlendirmek için bir araç olarak görmüştür.

Namık Kemal'in önce iki cilt olarak düşünüp yalnız bir cildini yayımlayabildiği Cezmi, Türk edebiyatının ilk tarihî romanıdır. İntibah'ta görülen diyalog azlığı ve hareketsizlik, Cezmi'de de görülür. Bunun başlıca nedeni, yazarın bol ve uzun betimleme¬lerden kendisini alamamasıdır. Romanda, kişi betimlemelerine çok Özen gösterilmiştir. Ancak, dış görünüşe gösterilen Özene karşılık, psikolojik analizler yetersizdir.
Cezmi'de romantizmin asıl etkisi üslûpta görülür. Sanatçı, Cez-mi'de sanatkarane bir üslup kullanmıştır. Namık Kemal, Cez-mi'de kendi gençliğini yaşıyor gibidir.
Cezmi'nin her sayfasında Namık Kemal'in kişiliği belli olmakta-dır. Kahramanların ağzından konuşan; duygularını, heyecanla¬rını ortaya koyan Namık Kemal'dir. Namık Kemal, gerekli gör¬düğü yerde konuyu bir yana bırakıp romanın akışını keserek, Ahmet Mithat Efendi'nin yaptığı gibi konu ile ilişiği olmayan ay¬rıntılara uzun sayfalar ayırır.

TANZİMAT EDEBİYATINDA NATÜRALİZM’İN AYAK SESLERİ



Natüralizm, 19. yüzyılın ikinci yarısında Fransa'da ortaya çıkmış bir edebiyat akımıdır. Natü¬ralizm, realizme tepki olarak değil, realizmin gerçekçilik oranını yetersiz bulduğu için doğ-muş bir akımdır. İlk örneklerini Emile Zola, "Deneysel Roman" adlı eseri ile vermiştir. Alphonse Daudet, Guy de Maupassant, Henrik İbsen, Goncourt Kardeşler, J. Steinbeck bu akıma bağlı olan sanatçılardır. Bu akıma bağlı olan yazarlar, eserlerinde nesnel bir anlatıma başvurmuş, edebiyata gözlem ve deneyi sokarak sanatçının tam bir bilim adamı tarafsızlığıyla davranması gerek¬tiğini ileri sürmüşlerdir. Bunu yaparken de yaşamın acımasız ve kaba yanlarını da olduğu gibi yansıtmışlardır. Çevrenin birey üzerinde ezici bir etkisi olduğu düşüncesinde olan natüralist yazarlar, yapıtlarında, iç karartıcı mekânları, gecekondu semt¬lerini ve yeraltı dünyasını bir belgesel diliyle işlemişlerdir. "Sa¬nat, toplum içindir." anlayışına bağlı kalmışlar, çevre betimle¬melerine önem vermemişlerdir. Natüralizm, Türk edebiyatına, deneye dayalı bilimlerin ateşli savunucusu Beşir Fuad'ın etki¬siyle girmiştir. Roman ya da öykü yazarı olmayan Beşir Fuad, bazı yapıtlarında doğalcılığın temel ilke ve yöntemlerini savu¬narak dönemin romancı ve öykücülerini etkilemiştir. Türk ede¬biyatının ilk natüralist romanı 1891'de Ahmet Midhat Efen¬di'nin yazdığı Müşahedat'tır.
Not: Türk ede¬biyatının ilk natüralist romanı olarak bazı kaynaklarda Nabizade Nazımı’ın Zehra adlı eseri kabul edilse de bu eser Ahmet Midhat Efen¬di'nin yazdığı Müşahedat’tan 3 yıl sonra 1894’te Servet-i Fünûnda tefrika edilmiştir.
Bu akımın Türk edebiyatındaki önemli temsilcilerinden biri Nabizade Nazım'dır.

Şemsettin Sami (1850 - 1904)


Tanzimat edebiyatının üretken isimleri arasın¬da yer alan Şemsettin Sami, çok çeşitli türler¬de eser vermiştir. Gazetecilik ile başlayan ya¬zı hayatı, edebî tercüme, dergicilik, ansiklope¬dik neşriyat, dil ve sözlük çalışmaları ile de¬vam eder. Asıl şöhretini sözlük ve ansiklope¬dik yayın sahasında kazanan Şemsettin Sami, önde gelen dilcilerimizden biridir. Elli dört yıllık ömrüne çok sa¬yıda eser sığdırmıştır.
1881'den itibaren yazdığı yazılarda "Osmanlıca" ve "Çağa-
tayca" tabirlerini reddederek, bunların, hakikatte geniş bir coğ¬rafi sahaya yayılmış tek bir Türk dilinin birer şivesinden başka bir şey olmadığını ifade etmiştir. En doğru tabirin Osmanlıca yerine "Garp Türkçesi" ve Çağatayca için "Şark Türkçesi" de¬mek olacağını önemle belirtir. Bu görüşe uygun olarak meşhur lügatine "Kâmus-ı Türkî" adını vermiştir.
Türk dilinin Şemsettin Sami'yi en fazla meşgul eden meselesi edebiyat ve yazı dilimizin Arapça ve Farsça kelime ve kuralları¬nın hâkimiyetinden kurtulup, millî kimliğini kazanması davası olmuştur. Onun bu düşünceleri "Genç Kalemler" hareketin¬den önce atılan en önemli adımdır. Dilimizden çıkarılmasını is¬tediği, Türkçeleri mevcut bulunan ve konuşma dilinde kullanıl¬mayan kelimelerdir. Konuşma diline girmiş kelimeleri artık Türkçenin malı olmuş kabul etmiştir.
Dil ile birlikte edebiyatımız hakkında da aynı bakış açısıyla dü-şünceler ileri sürmüş, Türk edebiyatının başlangıcını Orta Asya dönemine götürmüştür. Orhun Âbideleri ve Kutadgu Bilig'i o dönemin diline ilk tercüme eden odur. Bunların okullarda oku¬tulmasını istemiştir. Edebiyat sahasında önceliği Halk edebiyatına vermiştir. Ayrıca Lâtin harflerinin kabulüne taraftar olmuş; bizde de başta Arapça ve Farsça olmak üzere çeşitli doğu dil¬lerini modern yöntemlerle okutacak bir kurumun gerekliliği üzerinde durmuştur. Çocuk kitaplarını başlı başına bir mesele olarak ele almış, edebiyatta yeniliğe taraftar olmuştur. Bütün bunların ötesinde Ahmet Mithat Efendi gibi, halkın eğitilmesini, bunun için sade bir dil ile her alanda yayın yapılmasını istemiş; bu yolda romanlar, piyesler kaleme almıştır. Şemsettin Sa¬mi'nin bütün yayın çalışmalarında bu eğitimci rolünü görmek mümkündür.
Şemsettin Sami, 1872-73 yıllarında ilk olarak Hadika gazetesin¬de tefrika edilen, ardından 1875'te kitap halinde basılan Taaş¬şuk-ı Talat ve Fıtnat isimli eseriyle bizde roman türünün ilk ör¬neklerinden birini vermiştir.
Ahmet Midhat'tan sonra, hikâye ve roman tarzını ilk dene¬yen Şemseddin Sami'dir. 1873 yılı başında fasikül hâlinde ya-yımlanmaya başlanan Taaşşuk-ı Tal'at ve Fıtnat adlı romanı, so¬nu faciayla biten romantik bir aşk macerasını anlatır. Devrin "Millî Roman" anlayışına da uygun olan bu eser, gerek teknik ve gerekse karakter analizleri bakımından, çok başarılı değildir. Ayrıca, yazarın eserdeki dil yanlışları dikkatlerden kaçmamak-tadır.
Bu romanda Tanzimat dönemi tiyatro ve romanında çok işle-
nen bir konu olan aile baskısıyla yapılan evliliklerin trajik bir sonla biteceği tezi işlenmiştir. Şemsettin Sami, Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat'la hem Batılı anlamda yeni bir türün ilk örneklerinden birini vermiş, hem de gençlerin isteklerinin dikkate alınmadığı, baskının hâkim olduğu aile düzeninin bir eleştirisini yapmıştır. Roman, görücü usulü evlilik, birbirine denk olmayan kişilerin evliliğinin ne gibi sonuçlara yol açacağı, kadınların esareti gibi sosyal sorunların ironik bir üslûpla anlatıldığı romantik bir aşk serüveni etrafında odaklanmıştır.
Eser, Batılı romana özgü birtakım özelliklere sahip olsa da ge-nelde klâsik Doğu hikâye geleneğinin kısmen devamı sayılır. Yazarın amacı bir sanat eseri olarak roman yazmak değil, ahlâ-ka ve sosyal yaşantıya dair birçok ibreti ve öğüdü okuyucuya iletmektir.
Roman, yanlış düşünme ve davranış biçimlerinin eleştirisi ve bunlara karşı yeni değerlerin savunulması üzerine oturtulmuş-tur. Örneğin "üfürükçüye" karşı "hekim" ön plana çıkarılmıştır. Romanda ağırlıklı olarak görücü usulü evlilik anlayışının yanlış¬lığı üzerinde durulmuştur. Yazar, görücü usulü evlilik karşıtı dü¬şüncelerini romanda Saliha Hanım karakterinin ağzından verir. Romanda ayrıca, evlenecek kıza bu konuda söz hakkı tanınmamasının sakıncaları anlatılmaktadır.
Şemsettin Sami'nin Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat adlı eseri, geleneksel anlatım tarzından modern anlatım tarzına geçişin İlk örneklerindendir. Bu bakım¬dan her iki anlatım biçiminin de özelliklerini barın¬dırmaktadır. Bu eser, Doğulu toplumların iki ünlü hikâyesi "Leylâ ile Mecnun" ve "Kerem .ile Aslı" hikayeleriyle tematik açıdan benzerlikler'taşır. Ancak romanla bu iki eski hikâye arasında bazı fark¬lar görülmektedir. Bu farklar, romanın geleneksel anlatım teknik ve özelliklerinden batılı modern anlatıma geçişini de ortaya ko¬yan bir niteliktedir. Bunları ana hatlarıyla şöyle verebiliriz: Hikayelerdeki kişilerde ve olaylarda masal ve efsanelere özgü "olağanüstülük" unsuru egemendir. Duygular daha lirik, ve mistik niteliklidir. Âşıklar, aşkları uğruna uzun yolculuklara çı¬karlar, sevgililerine kavuşmak için büyük mesafeler kat ederler. Sosyal baskılar karşısında akılcı olmaktan çok, duygusal tepki gösterirler. Çevre ve mekân, duyguları dışa vurmada bir araç¬tır.
Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat romanında ise, "gerçekçilik" unsuru daha belirgindir. Aşk duygusu olağanüstü abartılardan sıyrıla¬rak daha insanî bir hâle gelmiştir. Talat, sevgilisine kavuşmak için pratik çözümler üretmeye çalışır, sosyal çevre baskısına al¬dırmadan akıl yoluyla çözüm bulmaya gayret eder. Çevre ve mekân tasvirleri daha gerçekçidir. Yazar, dili kullanmada başa¬rısızdır. Akıcı olmayan, pürüzlü bir dili vardır. Yer yer dil bilgisi bozukluklarına rastlanmaktadır. Bunun da başlıca nedeni, ya¬zarın 21-22 yaşlarına kadar Türkçenin dışında Arnavutça, Fran¬sızca, Rumca, İtalyanca, Lâtince, Eski Yunanca gibi dillerde eğitim görmesidir. Ancak sonraki dönemlerde Türkçeyle daha fazla haşir neşir olduğundan dili kullanımını düzeltmiştir. Yazar, romanında kişileri kendi sosyal ve ekonomik konumlarına uy¬gun olarak konuşturur.
Yazar eserinin bir yerinde konuyu gerçek bir olaydan almış ol¬duğunu belirtir. Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat, ilk olmanın kusurlarını taşır. Olayların gelişmesinde tesadüflere büyük yer veril¬miştir. Yazar eserde kendi kişiliğini gizlemez; ara sıra okuyucu¬lara seslenir, anlaşılmayacağını sandığı noktalar hakkında açık¬lamalarda bulunur. Üslubunda yer yer "meddah ağzı"na uygun söyleyişlere rastlanmaktadır. Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat, dil ve söyleyiş bakımından kusurlu olduğu için büyük bir sanat değe¬ri taşımaz. Bununla birlikte, tiplerin canlandırılması ve kişilerin ken¬di ağız özelliklerine göre konuşturulması yönünden oldukça başarılıdır.
Metnin âna teması aşk ve toplumdaki yanlış anlayışlardır. Kız-ların eve kapatılması, düşünceleri alınmadan evlendirilmeleri ve bunun yol açtığı olumsuzluklardır. Bu tür yanlışlıklar toplum¬da yaşanmıştır ve yaşanmaya da devam etmektedir Bu yönüy¬le tema, sosyal hayatın yanlışlarını dile getirmek üzerine kurul¬muştur. Bu yönüyle eser Tanzimat'ın roman anlayışını yansıtır.
Eserlerinden bazıları: Cep Kütüphanesi Serisi (Bu dizide dili sade, ucuz ve küçük hacimli 32 kitap çıkarmıştır.)
Roman: Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat
Sözlük: Kâmus-ı Fransevî, Kâmus-ı Arabi, Kâmus-ı Türki (Türkçe sözlük)
Basılmamış eserleri: Kutadgu Bilig. Orhun Âbideleri

Nabizade Nazım (1862 - 1893)



Beşiktaş Askerî Rüştiyesi'nde okumuş, buradan yüzbaşı rütbe¬siyle mezun olmuştur, Bir süre bu okulda matematik ve topog¬rafya dersleri vermiştir. Bu görevine devam ederken kemik ve¬remi hastalığından dolayı Haydarpaşa Hastanesi'ne kaldırıl¬mış, ancak hastalığın pençesinden kurtulamayarak çok genç yaşta vefat etmiştir.
Nabizade Nazım şiir, hikâye ve roman türünde dikkate değer eserler kaleme almıştır. V. Hugo, A. de Musset, A. Dumas, L. Büchner ve Chateaubriand gibi Batılı yazarlardan çeviriler yap¬mıştır.
Şiirde sadece bir amatör olarak kalmış olan sanatçı, hikâye ve roman alanında başarılı eserler vermiştir. Nabizade Nâzım, Tanzimat edebiyatının son yıllarında kendini göstermeye başla¬yan, realist ve natüralist eğilimin temsilcilerinden biridir. Özel¬likle Karabibik adlı eseri, Türk edebiyatında realist akımın ilk yerli örneği olarak kabul edilmiştir. Ancak, o zamana ka¬dar romantizmle beslenmiş ve ona alışmış olan hikâye ve ro-man okuyucusunun baskısı altında bulunduğu için yer yer ro¬mantizme kapılmaktan kurtulamamışsa da, Karabibik ve Zeh¬ra'da realizme çok yaklaşmıştır. Karabibik'in ön sözü, realizm ve natüralizmin küçük bir beyannamesi niteliğindedir. Yazar, rea¬lizm ve natüralizmin esaslarını açıkladıktan sonra, bunlara bir örnek olarak da Karabibik'i yazdığını söyler. Gerçekten sanat¬çı, bu eser ile köy yaşamını gerçekçi bir şekilde yansıtmıştır. Kahramanı bir köylü olan ve olayı Antalya'nın bir köyünde ge¬çen hikâye, köyün bütün hayatını realist bir bakış açısıyla yansıtır. Ya¬zar, realiteye bağlılık düşüncesi ile köylülerin ağız özelliklerini de ay¬nen vermiştir. Bu durumu İle Karabibik, Türk edebiyatındaki köy roman ve hikâye tarzının ilk örnekleri arasındadır.
Nâbîzâde Nazım'ın özelliklerinden biri de eserlerindeki bütün kahramanları kendi seviye ve yetiştikleri çevreye göre konuşturmasıdır.
Nabizade Nazım'tn, Karabibik'i yaz¬madan önce Antalya'nın köylerine gidip çevre, kişiler ve kişilerin ko¬nuşmaları hakkında bilgi sahibi ol¬mak için araştırmalar yapmıştır. Anadolu'yu ve Anadolu'da yaşayan . kişileri yakından bilen yazar, doğallı¬ğı bozmamak için köylülerin konuş¬masını, bu romanda da olduğu gibi vermiştir. "Andalya'dan çağırmışla, muayna olacâmış." cümlesi bunun örneklerinden biridir. Yazar bunu yapmakla yerli ve mahallî öğelerden yararlanmıştır.
Köylülerin bakış açısıyla eserini kaleme alan Nabizade Nazım, köylüler için önemli olan tarla, hayvan gibi yerli öğeleri ön pla¬na çıkarmıştır. Hatta kızların evlenmeleri bile köy hayatındaki yerli öğelere göre şekillenmektedir.

Yazarın "Zehra" adlı romanı, psikolojik tahliller bakımından Na-mık Kemal'in İntibah'ı ile Servet-i Fünûn romanı arasında dik-kate değer bir noktada durmaktadır. Yazar, asıl başarısını Zeh¬ra'da göstermiştir. Bu uzun hikâyedeki denemelerinden sonra romana geçen ve büyük bir gözlem ve araştırma gücüne sahip bulunan Nabizade Nazım, kıskançlık temasına oturtulmuş olan olayı ve olayların geçtiği çevreleri tam bir realizmle betimleme¬yi başardığı gibi, karakterlerin betimlemesinde ve analizinde de aynı başarıya ulaşmıştır. Romandaki psikolojik analizler, he¬le kıskançlık psikolojisinin geliştirilmesi ve ayrıca bazı sosyal çevrelerin tanıtılması dikkate değer bir özenle yapılmıştır. Bu bakımdan Zehra, edebiyatımızda ilk psikolojik roman deneme¬si olarak da kabul edilebilir. Yalnız, devrin genel eğiliminden gelme bir alışkanlıkla, olayda entrika unsuruna fazla yer veril¬miş ve sonuç çok trajik bir şekilde düzenlenmiştir..Her yönden modern bir roman anlayışına eriştiğini gösteren romancı, üslûp bakımından, Namık Kemal'in izindedir. Dilde de, Farsça ve Arapça kelimelerden ve tamlamalardan mümkün olduğu kadar uzaklaşarak, ortalama bir dil kurabilmiştir.
Gerek Karabibik, gerekse Zehra, sanatçının teorik fikirlerinin başarıyla uygulandığı eserlerdir. Nâbîzâde Nazım, Hasba'da roman ile hikâye arasındaki fark üzerinde de durmuş, bu iki tü¬rü tarif etmeye çalışmıştır.
Eserleri: Karabibik, Hikâyeler, Zehra, Hasba, Sevda, Hâlâ Gü-zel (hikâye ve roman), Heves Ettim (şiir)

TANZİMAT EDEBİYATI VE REALİZM


Tanzimatçıların etkilendiği diğer bir Edebî akım ise realizmdir. Realizm (gerçekçilik) akımı 19. yüzyıl ortalarında Fransa'da or¬taya çıkmış ve 20. yüzyıl romanının gelişimini önemli ölçüde et¬kilemiştir.
Realizm, hem klasi¬sizme hem de ro¬mantizme tepki ola¬rak ortaya çıkmıştır. Bu akımda amaç, edebiyatı ve sanatı klasik ve romantik akımların yapaylığın¬dan kurtarmaktır. Bu¬nun için de eserlerde gerçeğin yansıtılma¬sında gözleme başvurulmuş, konular toplumsal sınıflar arasın¬dan seçilmiştir. Bu akıma bağlı sanatçıların yapıtlarında duygu¬ların yerini insan ve toplum gerçekleri almış, günlük yaşam, ön yargısız, bilimsel bir tutumla ortaya konmuştur. Sanatçılar, yan¬sız bir tutum içine girdikleri için eserlerinde kendilerini gizle¬mişler, kendi görüş ve duygularını eserlerine yansıtmamışlardır. Biçim güzelliğine konu kadar önem veren realist sanatçılar, olayları anlatırken olayların oluşumunda etkili olan sosyal ne¬denleri de incelemişlerdir. Realizmin iki güçlü temsilcisi Gustave Flaubert ve Emile Zola'dır.
Realizmin Temsilcileri
Fransa'da: Flaubert, Zola, Balzac, Stendhal
Rusya'da: Lev Tolstoy, İvan Sergeyeviç Turgenyev, Fyodor Döstoyevski
İngiitere'de:Charles Dickens ve Anthony Trollope;
Amerika'da: Theodore Dreiser;
İrlanda'da: James Joyce realizmin önemli temsilcileridir.
Türkiye'de: Türk edebiyatında Recaizâde Mahmut Ek¬rem, Samipaşazâde Sezai bu akıma bağlı kalmış sanatçı¬lardandır.

Samipaşazâde Sezai (1860 - 1936)


Samipaşazâde Sezai, babasının Taşkasap Semti'ndeki büyük konağında doğmuş, ço¬cukluk ve ilk gençlik yıllarını eserlerinde derin izler bırakan bu konakta geçirmiştir. Bu ko-nak, devrin İleri gelen kültür ve edebiyat adamlarının toplantılarına sahne olan bir ko¬naktı. Konağa devam edenler arasında Ziya Paşa, Ali Süavi, Ahmet Velik Paşa vardır. Çamlıca'daki köşkleri ise, devrinde "bir mekteb-i edeb" (edebiyat okulu) diye ün kazanmıştır. Samipaşazâde Sezai Çamlıca'da Abdülhak Hamit ve Recaizâde Ekrem ile tanışmıştır. Yazı yaşa¬mına on dört yaşında ailesinden gizli olarak Kamer adlı bir der¬giye yazı göndererek başlamıştır. İngiltere, Özellikle Londra onun edebî ufkunu genişletmiş, ingiliz edebiyatını, bilhassa Shakespeare'i okumuştur.
İstanbul'da geçirdiği 1886-1901 yılları, Samipaşazâde Sezai 'nin edebî hayatının en verimli dönemi olmuştur. 1888'de Sergüzeşt'i, 1891'de Küçük Şeyler'i, 1898'de Rumûzu'l Edeb'i yayımlamıştır. Sergüzeşt'te "esaret ve hürriyet" kavramlarını işlediğinden takibe alınmıştır.
Samipaşazâde Sezai, Tanzimat'ın ikinci nesline mensuptur. Abdülhak Hamit ve Rezaizâde Ekrem gibi o da Namık Kemal'in etkisinde kalmış, ömür boyu düşüncelerinin ateşli bir savunucusu olmuştur. Samipaşazâde Sezai, edebiyatımızda genellik¬le "Sergüzeşt" yazarı olarak bilinir. Bu şöhret onun hikayeci ve denemeci yönünü gölgede bırakmıştır. Halbuki onun asıl çığır açan ve Servet-i Fünûncuları etkileyen eseri "Küçük Şeyler" adlı kitabıdır. Samipaşazâde Sezai, romantik bir mizaca sahip¬tir, fakat realist akımın da etkisinde kalmıştır. Bunu hikâyelerin¬de olduğu kadar gezi notlarında, hatıra yazılarında da görebili¬riz.
Bu bakımdan Samipaşazâde Sezai'yi Türk edebiyatında ro-mantizmden realizme geçişi hazırlayan bir yazar olarak da de¬ğerlendirmek yerinde olur. Samipaşazâde Sezai, hiç şüphesiz Halit Zİya'dan önce İlk büyük üslup ustamızdır. Fakat o Halit Zi¬ya gibi Türk dilinin grameri üzerinde sistemli bir şekilde düşün¬mediğinden, cümleleri Halit Ziya'nınkiler kadar sağlam değildir.
Samipaşazâde Sezai, Servet-i Fünûnculardan önce Sergü-zeşt'te aktüel bir konuyu estetik bir şekilde işlemiştir. Samipa-şazâde Sezai, Türk romanında İnsan-mekân ilişkisini İlk olarak dengeli bir şekilde kuran romancımızdır. Romanın tenkit edile¬bilecek yönü, romantik bir tutumla ele alınan "cariyelik/köle¬lik" meselesinin sadece doğuya özgü bir kurum gibi gösteril mesidir. Samipaşazâde Sezai. Amerîka'daki köleliği, Avru pa'nın sömürgeciliğini görmezlikten gelmiştir.
Türk romanında cariyeler, aile içindeki konumları itibarıyla ge-nellikle rahat, iyi ve olumlu yönleriyle sunulurken Samipaşazâ¬de Sezaî, Sergüzeşt (1889) romanında bu sınıfın dramatik ve trajik durumunu öne çıkarmıştır.,
Romanlarda sadece Çerkeş cariyelere değil, zenci erkek köle-lere de yer verilmiştir. Cevher bu romanda hayatı hikâye edilen erkek köledir.
Sergüzeşt, Doğu medeniyetinden Batı medeniyetine geçiş dö¬neminin yaşayış tarzını bir konağın günlük hayatı içinde ve rea¬list bir şekilde verir.
Gerek karakter ve gerekse mekân tasvirlerinde romancı, ge-nellikle, realisttir. Fakat romanda, yer yer romantik bir atmosfer de göze çarpar. Bu hali ile eser, romantizmden realizme geçi-şin romandaki ilk denemesi olarak kabul edilebilir.
Sergüzeşt'in dilinde tam bir istikrar yoktur. Birçok yazısında Türkçenin sadeleştirilmesine taraftar olduğunu söyleyen yaza¬rın, betimleme ve analizlerde, Türkçeden uzaklaştığı görülür. Üslûpta Namık Kemal'i izlese de, eserlerinde özensiz bir üslûp görülmektedir.
Bir paşanın oğlu ile bir cariyenin aşk macerasını anlatan Ser-güzeşt, o zamanlar artık kapanmak üzere olan bir devrin; cariyeli, köleli büyük konak hayatının, Türk romanındaki en başa¬rılı örneğidir. Yazar, bu hayatın bizzat içinde yaşadığı için, ge¬rek kahramanları ve gerekse olayları anlatmada, kendi gözlem¬lerinden bol bol faydalanmıştır. Babasının kırk cariyeli konağı, hayatları bile kendilerinin olmayan bu insanların o devirde en iyi eğitim gördükleri yerlerdendir. Nitekim romanın kahramanı Dilber'in, bu konağa satıldıktan sonra, eğitimine, Öğrenimine çok dikkat edilmiş; Dilber'e piyano ve Fransızca öğretilmiştir. Fakat cariyelerin satıldığı her yer, elbette ki, bu konak gibi de¬ğildir. Romanın ilk kısmında, hemen her cariyenin hayatında yer alan bu kölelik ıstırapları anlatılır. Ancak yazar, yakın çevre¬sinde görmediği için kendi gözlemleri dışında kalan bu ıstırap¬ları anlatabilmek için başka kaynaklara başvurmuş, Victor Hugo'nun Sefillerinden faydalanmıştır. Dilber'in konağa gelme¬den önceki ıstıraplı hayatı ile Sefiller'deki Cosette (Kozet)'İn ço¬cukluk hayatı arasında sıkı bir yakınlık kurmuştur. Dilber'in çek¬tiği acıları Sefiller'den edindiği bilgi İle yansıtmıştır.
Samipaşazâde Sezai, kölelik kurumunun sorunlarını bireysel ve sosyal dramlarını bu romanda çok etkili, vurgulu ve eleştirel bir biçimde işlemiştir. Romanda kadın (Dilber) ve erkek (Cev-her) kölelerin insanî dramları sergilenirken konu, bireysel ve sosyal planda ele alınıyor.
Yazar, romanda insanın hayvan gibi alınıp satılamayacağını, herkesin doğuştan getirdiği bir hürriyete sahip olduğunu, esir bile olsa insanın kendine ait bir yaşantısı, duygusu, düşüncesi, sevgisi, kalbi olduğunu öne çıkarmaya çalışmıştır.
Samipaşazâde Sezai, Sergüzeşt'te çaresiz, savunmasız, aciz, zavallı, yapayalnız ve sahipsiz kölelerin dramını dile getirerek onların savunmasını yapmıştır âdeta. Bunu daha çok romantik bir kurgu İçinde okuyucuların merhamet duygusuna seslene-rek dillendirir. Dilber'in satılması ve sonrasında gittiği yerdeki yalnızlığı ve karşılaştığı insanî olmayan davranışları görebiliyo¬ruz. Edebiyatımızda ilk defa Samipaşazâde Sezai tarafından Sergüzeşt romanı İle eleştirilen kölelik kurumu, günümüzde ta¬mamıyla ortadan kalkmıştır. Artık Dilber gibi birisine günümüz¬de rastlamak olanaksızdır. Bu yönüyle Sergüzeştin yazıldığı dönemle sıkı bir ilişkisi varken aynı şey günümüz için geçerli değildir.
Yazar, dönemi içinde yürürlükte olan kölelik konusunu duygu-sal (romantik) bir atmosferde işlemiş ve köleliğin insan İçin ne denli kötü olduğunu ortaya koymuştur. Romanın yazılış amacı da budur.
Romanda anlatılan olaylar Tanzimat döneminde yaşanan olay¬lardır. Dolayısıyla roman, dönemin gerçekleriyle uyuşmaktadır. Romandaki kişiler o günün ortamında insanların karşılaşabile¬ceği kişilerdir. Romanın konusu toplumun yaşadığı olaylardan seçilmiş, böylece romanın toplumsal gerçekleri yansıtabilmesi özelliğinden yararlanılmış, romanla sosyal yaşam arasında iliş¬ki kurulmuştur.
Olayların gerçeklerle örtüşmesi, mekanların toplumun içinden seçilmesi, kişi-olay ve mekan arasında bütünlüğün olmasını sağlamıştır.
Samipaşazâde Sezai, o güne kadar ele alınmamış bir konuyu, cariyelik ve kölelik konusunu, işlediği için Sergüzeşt, diğer eserlerle tema bakımın bir benzerlik göstermez. Sergüzeşt, Ah¬met Mithat Efendi'nin Letâif-i Rivâyât adlı hikâye kitabındaki Esaret adlı hikâye ile tema bakımından benzerlik gösterir.

Eserleri: Sergüzeşt (roman) ve Küçük Şeyler (hikâye)

Recaizâde Mahmut Ekrem'in Romancılığı


Tanzimat edebiyatımızın en önemli şairleri ve yazarları arasın-dadır. Recaizâde Mahmut Ekrem; şiir, eleştiri, hâtıra, çeviri, in-celeme, hikâye, roman, tiyatro alanında 251 aşkın eser vermiş¬tir. En tanınmışları: Afife Anjelik (piyes), Muhsin Bey (hikâye) Şemsa (hikâye) ve Araba Sevdası (roman)'dır.
Edebiyatımıza yeni, daha doğrusu batılı edebî türlerin kazandı-rılmasında Recaizâde Mahmut Ekrem'in de emeği vardır. Hikâye ve roman, işte bu yeni edebî türlerdendir. Ancak önce-likle şunu belirtmek gerekir ki yazar, bu türleri 1890'larda kale-me almıştır. Saime İle İlk hikâye denemesini yapmış, fakat bu eser tefrika edilirken hükümetçe yarıda kesilmiştir. Muhsin Bey romantik bir aşkın hikâyesidir. Onun bu türde en tanınmış ese¬ri Araba Sevdası yahut Bihruz Bey'in Âşıklığı adlı romanıdır. Ba-tılı yaşayış tarzına özenmenin aşırılığını eleştiren bu roman, edebiyatımıza Bihruz Bey tipini kazandırmıştır. Ahmet Mithat'ın Felatun Bey'le Rakım Efendi romanında da Araba Sevdası'ndaki tema daha önce ele alınmış olmakla beraber, Araba Sevdası onunla karşılaştırılmayacak kadar moderndir. Ahmet Mithat Efendi, Doğulu (Rakım Efendi) ve Batılı (Felatun Bey) iki tipi karşılaştırırken Recaizâde Mahmut Ekrem yalnız batılılaş¬mayı hazmedemeyen bir tipin (Bihruz Bey) yaşamını işlemiştir. Romanın kahramanı Bihruz Bey, birçok noktada, Ahmet Mit¬hat'ın Felatun Bey'ine benzemektedir.
Araba Sevdası, konunun seçilişi ve işlenişi bakımından realiz¬min, aşkın başlaması ve gelişmesi bakımından da romantizmin en güzel örneğini sergilemektedir. Romanın bir başka özelliği ise yazarın roman tekniğini iyi kavramış olduğunu göstermesi¬dir. Bununla birlikte Araba Sevdası teknik bakımdan zayıf bir romandır. Teknik bakımından Batılı anlamdaki romanları Halit Ziya, Servet-i Fünûn döneminde yazmıştır.
Recaizâde Mahmut Ekrem, Araba Sevdası'nda, arada Fransız¬ca kelimeler olsa da, çoğunlukla Osmanlıca kelimeler kullan¬mıştır. Romanın dili bu yüzden yalın değildir. Yazarın kullandığı sözcükler, özellikle seçilmiş gibidir. Çok zengin anlamlı kelime¬ler kullanılmıştır. Recaizâde Mahmut Ekrem'in kendine göre özgü bir anlatımı vardır. Bu dil, yaşadığı dönemin edebiyat anlayışı (Tanzimat'ın ikinci dönemi) ile uygunluk göstermektedir.
Edebiyatımızda polemiğin gelişmesinde Recaizâde Mahmut Ekrem'in de katkıları vardır. O, değişik edebî konuları gündeme getirirken zaman zaman edebî tartışmalara girmekten geri kal-mamıştır.
Recaizâde Mahmut Ekrem'in en dikkat çekici özelliği kuramcı oluşudur. Bu yönü ile o, edebiyatımızın düşünen adamı olarak tanınmıştır. Batılı düşünce ve görüşleri edebiyatımıza kazandı¬ran odur. Yeni yetişen gençleri destekleyen, onlara yön veren de odur. Kısacası Recaizâde Mahmut Ekrem, Tanzimat edebi¬yatının çok yönlü bir sanatçısıdır.
Araba Sevdası'nda, gerek olay ve gerekse karakterler tama-mıyla doğal ve yerlidir. Karakterlerin ve olayların betimlemesin¬de realizme son derecede bağlı kalınmış ve realist romana ör¬nek verilmiştir.
Recaizâde Mahmut Ekrem, "Araba Sevdası" romanıyla Türk ro-man tarihimizde, romantizmden realizme geçen ilk romancımızdır.
Recaizâde Mahmut Ekrem, Araba Sevdası (1898) adlı romanı ile yanlış batılılaşmayı ele almıştır. Yayımlanmasından yaklaşık on yıl ön¬ce yazılmış olan Araba Sevdası'nın kahrama¬nı, Bihruz Bey adında, mirasyedi bir paşaza¬dedir. Bütün İşi gücü ve merakı alafranga gi¬yinmek, alafranga yaşayış kurallarına yarım yamalak uymak, Hristiyan azınlıklardan ber¬berlerle ve garsonlarla Fransızca konuşmak ve araba kullanmaktır. Bütün benzerleri gibi Bihruz Bey de, çok basit bir kültüre sahiptir. Fransızcayı değil, Türkçeyi bile doğru dürüst konuşup yazamaz; fakat evinde bir Fransızca öğretme¬ni ve Fransızca konuşabilen bir uşak bulundurmaktan hoşlanır. Yerli ve millî olanı beğenmemek; hatta hor görmek alışkanlığın-dadır. Türkçe konuşurken bile, sözlerine sık sık Fransızca keli¬meler karıştırır. Onun bütün bu vasıfları, okuyucuyu kendisine güldürmek için yeter.
Recaizâde Mahmut Ekrem'in Araba Sevdası, dönemin Fransız yaşam tarzına ve modasına kendini, kaptırmış bir gencin, Bihruz Bey'in, romanıdır, Yazar, dönemin yaşam tarzını renklendirmek için araba sevdası ve aşktan yararlanmıştır. Romanda bu iki unsur, birbiri ile sıkı sıkı¬ya bağlıdır. Araba sevdasına kapılmış olan Bihruz Bey, güzel bir arabanın içinde gördüğü kıza âşık olur. Böylece Bihruz'un yaşamı bir üçlü kısır döngüye girer: Konak hayatı, Batılı yaşa¬yış tarzının sergilendiği seyir yerleri (araba modasının yay¬gın olduğu Çamlıca sefaları ve Beyoğlu) ve aşk.
Bu kısır döngü içinde Bihruz Bey babadan kalma servetini ve çok sevdiği arabasını kaybeder. Yukarıdaki metinde ise âşık ol-duğu Periveş'in gerçek kimliğini öğrenir ve onu da kaybeder.
Sonuç olarak yaptığı yanlışlıklar her şeyini kaybetmesine yol açar. Recaizâde Mahmut Ekrem, Bihruz Bey tiplemesi ile Os-manlı'nın son dönemindeki yanlış batılılaşmayı eleştirmiş ve yanlış batılılaşmanın yol açtığı olumsuzlukları ortaya koymuş-tur. Yazarın bu romanı yazmadaki temel amacı; yanlış batılılaş¬manın yol açtığı yanlışlıkları ve kişilerin yaşadığı yıkımları gözler önüne sermektedir.
Romanda anlatılan kişiler Tanzimat döneminde yaşamış veya yaşaması söz konusu tiplerdir. Bu yönüyle romandaki gerçek-ler, toplumsal gerçeklere ters değildir. Dolayısıyla roman zama¬nın gerçeklerini yansıtmaktadır.
Romanda verilmek istenen mesajın günümüzde de geçerliliği vardır. Batının dilini ve kültürünü bilmeden bilir gibi görünmek, eğlence yerlerinde ömrünü tüketmek ve tanımadığı kadına âşık olmak, her zaman aynı olumsuz neticelere yol açabilir. Bu ger¬çekleri göz önüne aldığımızda Araba Sevdası romanının zama¬nı ile sınırlı olmadığı görülmektedir.
Roman kişileri: Bihruz Bey: Alafrangalığa özenir, süslü ve gösterişi sever. Şık giyinir. Şımarık, sorumsuz ve züppe bir gençtir. Mösyö Piyer: Bihruz Beyin nabzına göre şerbet veren kurnaz bir ihtiyardır. Periveş: Sarışın, orta boylu, narin yapılı, gönül avcısı bir yosmadır. Gözleri çok güzel, çizgili koyu sarı, kaşları kumral, kilolu, burnu ise incecik, ağzı küçük ve biçimli-dir. Çengi: Uzun boylu, Periveş hanımdan daha yaşlı ve kilolu-dur. Mavi gözlü, esmer yüzlü, sürekli konuşan, gülmeyi çok se-ven, yaşına göre çok dinç biridir. Keşfi Bey: Bihruz Bey gibi züppe, alafrangalığa özenen süsü ve gösterişi seven biridir. Ay¬rıca yalancıdır.
Romandaki kişiler Tanzimat döneminin karakteristik özellikleri¬ni yansıtmaları İçin seçilmiştir. Bu kişilerle toplumdaki bu tiple¬re ilgi çekilmek istenmiş, belli bir kesim yansıtılmaya çalışılmış¬tır. Toplumun içinden seçilen bu kişilerden hareketle onların duyguları, yaşamları ve yaşam felsefeleri analiz edilmiştir.
Romanda mekân, ağılıklı bir yer teşki! etmektedir. Özellikle Çamlıca ve Beyoğlu'ndaki eğlence yerleridir romandaki mekân¬lar. Romanın asıl kahramanlarından olan Bihruz Bey buralarda arabası ile dolaşır ve âşık olduğu kıza, romanın diğer bir kah¬ramanı olan Periveş'e, Çamlıca'da rastlar. Romandaki bu-me¬kanlar, dönemin eğlence yaşamına damgasına vuran yerlerdir ve bu mekanlar kurgu değil, gerçektir. Gerek Bihruz Bey gerek¬se Periveş, romandaki bu mekânlarla bütünleşmiş kişilerdir; çünkü yaşamları bu mekânlarda geçmiştir ve bu mekânları çok sevmektedir. Bu mekânlar ve bu tür mekânlara takılan, yaşam¬larını bu tür eğlence yerlerinde geçiren ve yanlış kadınların pe¬şinden gidip elindekileri kaybeden kişilere günümüzde de rast¬lamak mümkündür. Bu açıdan romandaki olayların günümü¬zün olayları ve sosyal yaşamları ile ilgisi vardır. Yani Araba Sevdası günümüzün gerçeklerine ve sosyal yaşamına seslenebilen bir romandır.
Recaizâde Mahmut Ekrem'in bu romanında işlediği konu İle Ahmet Mithat Efendi'nin Felatun Beyle Rakım Efendİ'sİnin ve Şemsettin Sami'nin Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat romanının konusu arasında benzerlikler söz konusudur. Bu eserler de yanlış evli¬liklerin ve yanlış batılılaşmanın ortaya çıkardığı çarpıklıkları işle¬miştir. Ahmet Mithat Efendi, Felatun Beyle Rakım Efendi'de yanlış batılılaşmayı Felatun Bey tipi ile eleştirirken, doğru batı¬lılaşmanın nasıl olması gerektiğini Rakım Efendi tipi ile göster¬miştir. Recaizâde Mahmut Ekrem ise sadece yanlış batılılaşma¬nın örneği olan tipi, Bihruz Bey'i, ortaya koymuştur.