5 Aralık 2010 Pazar

Ahmet Mithat Efendi (1844 - 1913)


1844'te İstanbul'da doğan Ahmet Mithat, değişik yerlerde bulunmuş, özel eğitim almış, sonra 1871'de İstanbul'a dönmüş ve evinde açtığı küçük bir matbaada eserlerini basmaya başlamıştır. Durmak bilmez bir yazı makinesi gibi sürekli eser veren yazar, Ömrünün son yıllarında İstanbul Üniversitesi'nde ders vermiştir. 30 AraIık 1913'te ölmüştür.
  Edebiyatı halkı bilgilendirmek, öğüt vermek ve bilinçlendirmek için bir araç olarak gören Ahmet Mithat, bir sohbet havası içinde hikâyeler ve romanlar yazmıştır.
Ahmet Mithat, yazı yaşamına fıkralar yazmakla başlamıştır. Daha sonra Letaif-i Rivâyât genel adı altında bir dizi hikâye yayımlamaya başlamıştır. Yazar, Hasan Mellâh adlı büyük macera romanı ile romana geçmiştir. Ahmet Mithat, hikâye ve romanlarında batıl inanışları ve zararlı âdetleri eleştirmiş, kitaplarıyla Batı kültürüyle ilgili bilgilerini aktarmak istemiştir. Bu yüzden modern hikâye ve romanın tekniğine bağlı kalmaya gerek duymamıştır. Ahmet Mithat, romanlarında acı ve sevinç unsurlarını yan yana işlemiş, olayları entrikalar üzerine kurgulamış ve bunda çok başarılı olmuştur.
Ahmet Mithat, romanda Fransız yazarı Alexandre Dumas Pere'yi örnek almıştır.
Ahmet Mithat'ta romantizmin etkileri daha belirgindir. Fakat gözlemleri, onu yer yer realist bir atmosfere de sokmuştur. Bu realizm, mekân ve olay betimlemelerinde daha da açıktır. Ahmet Mithat, kitaplarında psikolojik analizlere yer verse de pek başarılı olamamıştır.
Tanzimat romanında sosyal konulara ilk defa ve en çok yer veren, Ahmet Mithat'tır. Bu konular arasında, ahlâk ve sosyal adalet önde gelir. Sanatçı, romanlarında batılılaşmanın hangi yoldan ve ne şekilde olabileceği konusunu da İşlemiştir. Ahmet Mithat'ın romanlarındaki olay akışını kesip okuyucuya sorular sorup onları yine kendisinin cevaplandırması ve okura bilgiler vermesi, Halk edebiyatındaki meddahlıkla ilgilidir. Yazarın hikâye ve romanlarının sonunda iyilere ödül; kötülere ceza verilmesi, halk hikâyelerinden ve masallardan alınmış bir uygulamadır ki bunda romantizmin etkisi de söz konusudur. Ahmet Mithat'ın hikâye ve romanlarındaki meddah etkisi, anlatımda ve üslûpta çok daha belirgindir.
Ahmet Mithat, Müşahedat adlı romanı, natüralist romana örnek vermek için yazmıştır. Ahmet Mithat Efendi, romanlarında iyi-kötü, güzel-çirkin, çatışmasını sürekli işlemiştir.
Eserleri:
Hikâyeleri: Letaif-i Rivâyât
Romanları: Hasan Mellâh, Dünyaya İkinci Geliş, Hüseyin Fellâh, Felatun Bey'le Rakım Efendi, Paris'te Bir Türk, Çengi, Süleyman Muslu, Yeryüzünde Bir Melek, Henüz On Yedi Yaşın¬da, Dürdâne Hanım, Volter Yirmi Yaşında, Müşahedat...

MÜŞAHEDAT VE AHMET MİTHAT’IN ROMANCILIĞI


Ahmet Mithat'ın "Müşahedat" adlı romanı 1890-1891 yıllarında Tercüman-ı Hakikat'te tefrika edilmiş, sonra kitap hâlinde basılmıştır. Ahmet Mithat Efendi, tezli bir roman olarak kaleme aldığı Müşahedât'ta çok ayrı bir roman tekniğini; hatta Batı romanında bile denenmemiş bir anlatım tarzını denemiştir. Romancı, olayları sadece birinci şahıs ağzıyla ifade etmekle kalmaz, bizzat kendisine, yazar ve gazeteci Ahmet Mithat Efendi olarak romanın kahramanları arasında yer verir. Avrupa romanından çok daha önce Ahmet Mithat Efendi'nin Müşahedât'ta kullandığı, ancak daha sonra romanımızda denenip geliştirilmemiş olan bu teknik, Tanzimat romanı için şaşırtıcı bir yeniliktir denilebilir.
Günlük yaşamın içinden seçtiği bir olayın peşinden giderek, bu olaydan nasıl bir roman meydana geldiğini okuyucuya gösterir. Müşahedat, masa başında yazılmış bir roman değildir. Roman, seçilen kahramanların hatıraları ve yazarın gördüklerinin bir araya getirilmesiyle, okuyucunun gözleri önünde yavaş yavaş meydana gelir.
Romanın tekniğinin en önemli taraflarından birisi de kahraman¬ların anlattığı hatıraların yazarın kalemiyle hikâye hâline gelmelerinden sonra bizzat kahramanları tarafından tashih edilmeleridir. Romandaki herkes kendilerine ve yakınlarına ait bölümleri kontrol eder ve olayların gerçekle uygunluğu açısından hikâyeye son şeklini verir. Bu yönüyle yaşanmış olayların anlatıldığı roman, gerçek yaşamla örtüşmektedir. Romanda yaşam öyküleri anlatılan kişiler (Siranuş, Agavni, Refet...) o dönemde yaşamış, günlük yaşamın içinden kişilerdir ve yazar bizzat bu kişilerle tanışmıştır. Roman, tema ve kurgu olarak natüralist karakter göstermektedir. Ahmet Mithat'ın bu romanı yazmaktaki asıl amacı da natüralist romana bir örnek vermektir. Bunu eserin Önsözünde açıklamıştır. Yazar, romandaki olay örgüsünün birçok yerinde roman kahramanı kadınları betimlerken natüralist akımının anlayışı doğrultusunda bir bilim adamı titizliğiyle gerçekçi portreler çizmiştir; "Esmer olanı yeteri kadar iriyarı, geniş omuzlu, kalın pazılı. Fakat yaş olarak yirmi yaşlarında genç bir kadındı. Gözleri normal ölçülerden oldukça iri olmasalar da, siyah üzüm gibi koyu kara olan siyah kısımları bütün göz evini kapladığından beyazına yer kalmamıştı."
Romandaki anlatıcı, roman kahramanlarından biri olan Ahmet Mithat Efendi ve roman kahramanlarıdır. Dolayısıyla roman, anlatıcı kahraman bakış açısı ile yazılmıştır.
Ahmet Mithat gerçekleri iyi ve kötüleri birlikte anlatma yanlısı olduğu İçin romanda kötülerin (Novart) ve iyilerin (Siranuş) yaşamlarını anlatmıştır. Dolayısıyla romandaki bazı kişilere kötü, bazı kişilere İse iyi işlevi yüklemiştir.
Genel anlamda edebiyatı halkı aydınlatmakta bir araç olarak gören Ahmet Mithat, bu anlayış doğrultusunda romanlarında halkın anlayacağı bir dil kullanmıştır. Çengi'de "Malumdur ki, bir hikâye yalnız seçkinler için yazılmaz, halk için de yazılır." diyerek eserlerini halkı da düşünerek kaleme aldığını açıkça söyler. Halk için yazılan bir metnin de dili sade olmalıdır.
Roman kahramanları Ahmet Mithat'a yaşadıklarını anlattığı için olaylar daha çok aile çevresinde geçmektedir. Aile içi ilişkiler, aşklar, ailelerin dağılışı, ailelerin birbiriyle olan ilişkileri romanın olay örgüsü içerisinde önemli bir yer tutmaktadır.
Müşahedat, Ahmet Mithat'ın olayların akışını keserek bilgi ver¬memesi, kahramanların ve olayların gerçek olması İle yazarın diğer romanlarından ayrılır. Ahmet Mithat Efendi, kendisini roman kahramanlarından birisi olarak eserine almasıyla ve romanın yazılma işine roman kahramanlarını da kalmasıyla roman tekniğinde önemli bir yenilik yapmıştır. Ahmet Mithat Efendi'nin Müşahedât'la getirdiği asıl ve önemli yenilik, romanın yazılışını, romanın konusu haline getirmesidir.

Sonuç olarak Ahmet Mithat, halk romanları ve hikâyeleri değil, halk İçin hikâyeler ve romanlar yazan büyük bir yazardır.

İntibah - Cezmi ve Namık Kemal'in Romancılığı


Son Pişmanlık adını taşıyan ilk romanı, İntibah yahut Ali Bey'in Sergüzeşti adıyla 1876'da basılmıştır. Diğer romanı ise konusunu tarihten alan ve edebiyatımızdaki ilk tarihî roman olan Cezmi'dir. Namık Kemal'in iki romanı da Batılı anlayışla yazılmış İlk edebî romanlarımızdandır. O dönemde edebiyatı¬mızda romanın olmayışı veya yazılan romanların edebî bir de¬ğer taşımayışı(roman tekniği açısından kusurlu oluşları), Namık Kemal'i, roman yazmak İçin harekete geçmiştir.
Namık Kemal'e göre roman, faydalı bir eğlencedir. Namık Ke¬mal, Mukaddime-i Celâl'de: "Romandan amaç, gerçekte ol¬mamışsa bile gerçekleşmesi olabilir bir olguyu, ahlâk, duygular ve olasılıklara ilişkin her çeşit ayrıntılarıyla birlik betimle¬mektir." diyerek roman görüşünü açıklamıştır.(Kemâl’in roman ile ilgili görüşleri)
Edebiyatımızdaki İlk romantik romancı olan Namık Kemal, Türk klasik ve halk hikâyelerine karşı olmasına rağmen, bu ilk roman denemesinde kendisini halk hikâyelerinin bazı özellikle¬rinden kurtaramamış, Ahmet Mithat gibi, bazen olaya üçüncü kişi olarak karışıp kendi düşüncelerini söylemiştir.
Namık Ke¬mal, İntİbah'ın konusunda eski meddah hikâyelerimizden Hançerli Hanım'ın Hİkaye-i Garibesi'nden esinlenmiştir.
Namık Kemal, mekân ve olay betimlemelerinde realisttir. Doğa ve karakter betimlemelerinde Öznel bir tutum sergilemiştir. Ro¬manın başlangıcındaki bahar betimlemesinde Divan şiirinin ha¬yal unsurlarını kullanmıştır, Romanda psikolojik analizlerin ya¬pılması gerektiğine inanan Namık Kemal, İntibah'ta bu konuda başarılı olamamıştır. Psikolojik analizlerde ve çevre betimleme¬lerinde başarılı olamasa da dönemin diğer eserleriyle karşılaş¬tırıldığında Namık Kemal'in çevre ve psikoloji tasvirleri bakımın¬dan, ileri bir adım attığı anlaşılır.
Namık Kemal, romanlarında bir aşk serüveninin cazibesinden, onun uyandıracağı ilgi ve heyecandan faydalanmaya çalışmış¬tır. Romantizmin etkisiyle trajik bir sonla biten olayların sonu¬cunda kötüler cezalandırılır. Sanatçı, bu romanı ile o donem ya¬şanması olası olayları ve toplumdaki çarpıklıkları işlemiştir. Romanın giriş bölümünde bulunan Çamlıca'da erkeklerin kadınlara laf attığını, kötü kadınların eğlence yerlerinde dolaşarak Ali Bey gibi saf ve temiz insanları tuzakla-rına düşürerek aile huzuruna zarar verdiklerini görüyoruz. Na¬mık Kemal romanda temel olarak bu mesajı vermek istemiştir. Bu da aynı zamanda romanın eğitici yönünü ortaya koymakta¬dır. Yazar olayın merkezine aileyi alarak bu tür çarpık aşkların aile saadetine zarar verdiğini ortaya koymak istemiş, böylece romanın eğitici yönünü de güçlendirmiştir.
Romantizm akımının etkisiyle romanda iyi ve kötü karakterler çizilmiştir. Ali Bey, Dilaşup ve Ali Bey'in annesi iyi; Mahpeyker ve Abdullah Efendi kötü karakterlerdir. Bu karakterler romanda şu şekilde betimlenmiştir: "Ali Bey, zengin bir ailenin bir tek evlâdı, yirmi bir, yirmi iki yaşlarında bir delikanlıydı. On ya¬şına bastığı zaman birkaç yabancı di! öğrenmiş bulunuyor¬du. Tanınmış ediplerimiz, küçük Ali'yi çok takdir ediyor, kül¬tür alanında gayet İstidatlı buluyorlardı." "Mehpeyker, terbi¬ye ve ahlâk bakımından Ali Beyin tamamen zıddıydı. Düşük ahlâklı bir aileden yetişmiş; daha on dört,, on beş yaşına gelmeden rezaletin her çeşidini öğrenmişti." Dilaşup ise çok güzel bir kızdır Az çok okuması yazması vardır. Piyano çalma¬sını bilmektedir. Dikiş konusunda ustadır. İyi niyetli ve temiz kalpli, saf bir cariyedir
Romantizm akımının iyi-kötü çatışması anlayışının gereği ola-rak romanın sonunda kötüler cezasını görür. Bu yolda iyiler de ellerindekiler! kaybeder veya onlar da ölürler. "Kötü yoldan iyi¬lik çıkmaz." mesajı verilmiş olur. Bu düşünceyi işlemek için de kişilerin romanda belli işlevleri vardır. Mahpeyker ile kötülerin insanın başına nasıl kötülük getireceği, Ali Bey karakteri ile kö¬tülerin peşinden koşan iyilerin karşılaşacağı olaylar verilmiş olur.
Romanda anlatılan olaylar o dönemin toplumsal yaşamında karşılaşılabilecek olaylardır. Ali Bey de Mahpeyker de o dö-nemde günlük yaşamın içinde var olan tiplerdir. Bu, birbirine ters iki tip arasında yaşanan aşk acı bir şekilde bitmiştir. Roma¬nın konusundaki gelişme de bu çarpıklığın doğuracağı yanlış¬lar üzerine kurulmuştur.
Eserde gözlemci bakış açısı vardır. Anlatıcı, olayların içinde ol¬mayan yazardır. Bununla birlikte yer yer yazar, olayın içine gi¬rerek kendisini hissettirir. Yukarıdaki metinde geçen şu bölüm¬de yazar araya girerek düşüncelerini açıklar: "Fakat memleke¬timizin ve insanlarımızın hali malûm... Doğruyu söyleyeni dokuz köyden kovuyorlar. Ahbaplar arasında da kalbin üzüntülerini dosdoğru ve samimî olarak açığa vurmak çok defa hoş karşılanmıyor. Buna karşılık, meselâ eğlence gibi alelade şeylerde bile, insanın hoşuna gitmeyen bir durumu beğeniyormuş gibi görünerek riyakârlık yapması insanlık vazifelerinden sayılıyor."
İdealist bir vatansever olan Namık Kemal, Ali Bey'in Mahpeyker'le yaşadığı aş¬kı yanlış bulmuş ve roma¬nını romantik sanatçıların bakış açısıyla yazmıştır. Bu bakış açısı romanda açık¬ça hissedilmektedir. Ali Bey'in düşünce yapısı ile Namık Kemal'in düşünce yapısı Örtüştüğünden Na¬mık kemal, İntibah'a kendi düşüncelerini ve kişiliğini de yansıtmıştır.
Büyüklerin sözlerini dinle¬memenin, kötü kadınlarla birlikte olmanın insana ve ailesine verdiği zararın her dönem için geçerli olması romanı güncelleştirmekte, sadece yazıldığı dönemle sınırlı olmaktan çıkarmaktadır.
Edebiyatı halkı bilgilendirerek eğlendirmekte bir araç gören Namık Kemal, İntibah'ta halkın anlayabileceği bir dil kullanmış, Divan nesrindeki gibi süslü bir anlatım yoluna gitmemiştir.
Romantik sanatçılar, seçkin kesim yerine orta soylu sınıfın duygu, düşünce ve yaşam tarzını ön plana çıkarmıştır.
Romantizmde iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin çatışması öne çıkarılmamıştır.
Ahmet Mithat Efendi, eserlerinde Batılı hikâye ve romanla Türk halk hikâyelerini uzlaştırmaya çalış¬mış, bunu yaparken de Halk hikâyeciliğinden ya¬rarlanmıştır.
Ahmet Mithat Efendi ve Namık Kemal, edebiyatı halkı bilgilendirmek ve bilinçlendirmek için bir araç olarak görmüştür.

Namık Kemal'in önce iki cilt olarak düşünüp yalnız bir cildini yayımlayabildiği Cezmi, Türk edebiyatının ilk tarihî romanıdır. İntibah'ta görülen diyalog azlığı ve hareketsizlik, Cezmi'de de görülür. Bunun başlıca nedeni, yazarın bol ve uzun betimleme¬lerden kendisini alamamasıdır. Romanda, kişi betimlemelerine çok Özen gösterilmiştir. Ancak, dış görünüşe gösterilen Özene karşılık, psikolojik analizler yetersizdir.
Cezmi'de romantizmin asıl etkisi üslûpta görülür. Sanatçı, Cez-mi'de sanatkarane bir üslup kullanmıştır. Namık Kemal, Cez-mi'de kendi gençliğini yaşıyor gibidir.
Cezmi'nin her sayfasında Namık Kemal'in kişiliği belli olmakta-dır. Kahramanların ağzından konuşan; duygularını, heyecanla¬rını ortaya koyan Namık Kemal'dir. Namık Kemal, gerekli gör¬düğü yerde konuyu bir yana bırakıp romanın akışını keserek, Ahmet Mithat Efendi'nin yaptığı gibi konu ile ilişiği olmayan ay¬rıntılara uzun sayfalar ayırır.

TANZİMAT EDEBİYATINDA NATÜRALİZM’İN AYAK SESLERİ



Natüralizm, 19. yüzyılın ikinci yarısında Fransa'da ortaya çıkmış bir edebiyat akımıdır. Natü¬ralizm, realizme tepki olarak değil, realizmin gerçekçilik oranını yetersiz bulduğu için doğ-muş bir akımdır. İlk örneklerini Emile Zola, "Deneysel Roman" adlı eseri ile vermiştir. Alphonse Daudet, Guy de Maupassant, Henrik İbsen, Goncourt Kardeşler, J. Steinbeck bu akıma bağlı olan sanatçılardır. Bu akıma bağlı olan yazarlar, eserlerinde nesnel bir anlatıma başvurmuş, edebiyata gözlem ve deneyi sokarak sanatçının tam bir bilim adamı tarafsızlığıyla davranması gerek¬tiğini ileri sürmüşlerdir. Bunu yaparken de yaşamın acımasız ve kaba yanlarını da olduğu gibi yansıtmışlardır. Çevrenin birey üzerinde ezici bir etkisi olduğu düşüncesinde olan natüralist yazarlar, yapıtlarında, iç karartıcı mekânları, gecekondu semt¬lerini ve yeraltı dünyasını bir belgesel diliyle işlemişlerdir. "Sa¬nat, toplum içindir." anlayışına bağlı kalmışlar, çevre betimle¬melerine önem vermemişlerdir. Natüralizm, Türk edebiyatına, deneye dayalı bilimlerin ateşli savunucusu Beşir Fuad'ın etki¬siyle girmiştir. Roman ya da öykü yazarı olmayan Beşir Fuad, bazı yapıtlarında doğalcılığın temel ilke ve yöntemlerini savu¬narak dönemin romancı ve öykücülerini etkilemiştir. Türk ede¬biyatının ilk natüralist romanı 1891'de Ahmet Midhat Efen¬di'nin yazdığı Müşahedat'tır.
Not: Türk ede¬biyatının ilk natüralist romanı olarak bazı kaynaklarda Nabizade Nazımı’ın Zehra adlı eseri kabul edilse de bu eser Ahmet Midhat Efen¬di'nin yazdığı Müşahedat’tan 3 yıl sonra 1894’te Servet-i Fünûnda tefrika edilmiştir.
Bu akımın Türk edebiyatındaki önemli temsilcilerinden biri Nabizade Nazım'dır.

Şemsettin Sami (1850 - 1904)


Tanzimat edebiyatının üretken isimleri arasın¬da yer alan Şemsettin Sami, çok çeşitli türler¬de eser vermiştir. Gazetecilik ile başlayan ya¬zı hayatı, edebî tercüme, dergicilik, ansiklope¬dik neşriyat, dil ve sözlük çalışmaları ile de¬vam eder. Asıl şöhretini sözlük ve ansiklope¬dik yayın sahasında kazanan Şemsettin Sami, önde gelen dilcilerimizden biridir. Elli dört yıllık ömrüne çok sa¬yıda eser sığdırmıştır.
1881'den itibaren yazdığı yazılarda "Osmanlıca" ve "Çağa-
tayca" tabirlerini reddederek, bunların, hakikatte geniş bir coğ¬rafi sahaya yayılmış tek bir Türk dilinin birer şivesinden başka bir şey olmadığını ifade etmiştir. En doğru tabirin Osmanlıca yerine "Garp Türkçesi" ve Çağatayca için "Şark Türkçesi" de¬mek olacağını önemle belirtir. Bu görüşe uygun olarak meşhur lügatine "Kâmus-ı Türkî" adını vermiştir.
Türk dilinin Şemsettin Sami'yi en fazla meşgul eden meselesi edebiyat ve yazı dilimizin Arapça ve Farsça kelime ve kuralları¬nın hâkimiyetinden kurtulup, millî kimliğini kazanması davası olmuştur. Onun bu düşünceleri "Genç Kalemler" hareketin¬den önce atılan en önemli adımdır. Dilimizden çıkarılmasını is¬tediği, Türkçeleri mevcut bulunan ve konuşma dilinde kullanıl¬mayan kelimelerdir. Konuşma diline girmiş kelimeleri artık Türkçenin malı olmuş kabul etmiştir.
Dil ile birlikte edebiyatımız hakkında da aynı bakış açısıyla dü-şünceler ileri sürmüş, Türk edebiyatının başlangıcını Orta Asya dönemine götürmüştür. Orhun Âbideleri ve Kutadgu Bilig'i o dönemin diline ilk tercüme eden odur. Bunların okullarda oku¬tulmasını istemiştir. Edebiyat sahasında önceliği Halk edebiyatına vermiştir. Ayrıca Lâtin harflerinin kabulüne taraftar olmuş; bizde de başta Arapça ve Farsça olmak üzere çeşitli doğu dil¬lerini modern yöntemlerle okutacak bir kurumun gerekliliği üzerinde durmuştur. Çocuk kitaplarını başlı başına bir mesele olarak ele almış, edebiyatta yeniliğe taraftar olmuştur. Bütün bunların ötesinde Ahmet Mithat Efendi gibi, halkın eğitilmesini, bunun için sade bir dil ile her alanda yayın yapılmasını istemiş; bu yolda romanlar, piyesler kaleme almıştır. Şemsettin Sa¬mi'nin bütün yayın çalışmalarında bu eğitimci rolünü görmek mümkündür.
Şemsettin Sami, 1872-73 yıllarında ilk olarak Hadika gazetesin¬de tefrika edilen, ardından 1875'te kitap halinde basılan Taaş¬şuk-ı Talat ve Fıtnat isimli eseriyle bizde roman türünün ilk ör¬neklerinden birini vermiştir.
Ahmet Midhat'tan sonra, hikâye ve roman tarzını ilk dene¬yen Şemseddin Sami'dir. 1873 yılı başında fasikül hâlinde ya-yımlanmaya başlanan Taaşşuk-ı Tal'at ve Fıtnat adlı romanı, so¬nu faciayla biten romantik bir aşk macerasını anlatır. Devrin "Millî Roman" anlayışına da uygun olan bu eser, gerek teknik ve gerekse karakter analizleri bakımından, çok başarılı değildir. Ayrıca, yazarın eserdeki dil yanlışları dikkatlerden kaçmamak-tadır.
Bu romanda Tanzimat dönemi tiyatro ve romanında çok işle-
nen bir konu olan aile baskısıyla yapılan evliliklerin trajik bir sonla biteceği tezi işlenmiştir. Şemsettin Sami, Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat'la hem Batılı anlamda yeni bir türün ilk örneklerinden birini vermiş, hem de gençlerin isteklerinin dikkate alınmadığı, baskının hâkim olduğu aile düzeninin bir eleştirisini yapmıştır. Roman, görücü usulü evlilik, birbirine denk olmayan kişilerin evliliğinin ne gibi sonuçlara yol açacağı, kadınların esareti gibi sosyal sorunların ironik bir üslûpla anlatıldığı romantik bir aşk serüveni etrafında odaklanmıştır.
Eser, Batılı romana özgü birtakım özelliklere sahip olsa da ge-nelde klâsik Doğu hikâye geleneğinin kısmen devamı sayılır. Yazarın amacı bir sanat eseri olarak roman yazmak değil, ahlâ-ka ve sosyal yaşantıya dair birçok ibreti ve öğüdü okuyucuya iletmektir.
Roman, yanlış düşünme ve davranış biçimlerinin eleştirisi ve bunlara karşı yeni değerlerin savunulması üzerine oturtulmuş-tur. Örneğin "üfürükçüye" karşı "hekim" ön plana çıkarılmıştır. Romanda ağırlıklı olarak görücü usulü evlilik anlayışının yanlış¬lığı üzerinde durulmuştur. Yazar, görücü usulü evlilik karşıtı dü¬şüncelerini romanda Saliha Hanım karakterinin ağzından verir. Romanda ayrıca, evlenecek kıza bu konuda söz hakkı tanınmamasının sakıncaları anlatılmaktadır.
Şemsettin Sami'nin Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat adlı eseri, geleneksel anlatım tarzından modern anlatım tarzına geçişin İlk örneklerindendir. Bu bakım¬dan her iki anlatım biçiminin de özelliklerini barın¬dırmaktadır. Bu eser, Doğulu toplumların iki ünlü hikâyesi "Leylâ ile Mecnun" ve "Kerem .ile Aslı" hikayeleriyle tematik açıdan benzerlikler'taşır. Ancak romanla bu iki eski hikâye arasında bazı fark¬lar görülmektedir. Bu farklar, romanın geleneksel anlatım teknik ve özelliklerinden batılı modern anlatıma geçişini de ortaya ko¬yan bir niteliktedir. Bunları ana hatlarıyla şöyle verebiliriz: Hikayelerdeki kişilerde ve olaylarda masal ve efsanelere özgü "olağanüstülük" unsuru egemendir. Duygular daha lirik, ve mistik niteliklidir. Âşıklar, aşkları uğruna uzun yolculuklara çı¬karlar, sevgililerine kavuşmak için büyük mesafeler kat ederler. Sosyal baskılar karşısında akılcı olmaktan çok, duygusal tepki gösterirler. Çevre ve mekân, duyguları dışa vurmada bir araç¬tır.
Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat romanında ise, "gerçekçilik" unsuru daha belirgindir. Aşk duygusu olağanüstü abartılardan sıyrıla¬rak daha insanî bir hâle gelmiştir. Talat, sevgilisine kavuşmak için pratik çözümler üretmeye çalışır, sosyal çevre baskısına al¬dırmadan akıl yoluyla çözüm bulmaya gayret eder. Çevre ve mekân tasvirleri daha gerçekçidir. Yazar, dili kullanmada başa¬rısızdır. Akıcı olmayan, pürüzlü bir dili vardır. Yer yer dil bilgisi bozukluklarına rastlanmaktadır. Bunun da başlıca nedeni, ya¬zarın 21-22 yaşlarına kadar Türkçenin dışında Arnavutça, Fran¬sızca, Rumca, İtalyanca, Lâtince, Eski Yunanca gibi dillerde eğitim görmesidir. Ancak sonraki dönemlerde Türkçeyle daha fazla haşir neşir olduğundan dili kullanımını düzeltmiştir. Yazar, romanında kişileri kendi sosyal ve ekonomik konumlarına uy¬gun olarak konuşturur.
Yazar eserinin bir yerinde konuyu gerçek bir olaydan almış ol¬duğunu belirtir. Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat, ilk olmanın kusurlarını taşır. Olayların gelişmesinde tesadüflere büyük yer veril¬miştir. Yazar eserde kendi kişiliğini gizlemez; ara sıra okuyucu¬lara seslenir, anlaşılmayacağını sandığı noktalar hakkında açık¬lamalarda bulunur. Üslubunda yer yer "meddah ağzı"na uygun söyleyişlere rastlanmaktadır. Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat, dil ve söyleyiş bakımından kusurlu olduğu için büyük bir sanat değe¬ri taşımaz. Bununla birlikte, tiplerin canlandırılması ve kişilerin ken¬di ağız özelliklerine göre konuşturulması yönünden oldukça başarılıdır.
Metnin âna teması aşk ve toplumdaki yanlış anlayışlardır. Kız-ların eve kapatılması, düşünceleri alınmadan evlendirilmeleri ve bunun yol açtığı olumsuzluklardır. Bu tür yanlışlıklar toplum¬da yaşanmıştır ve yaşanmaya da devam etmektedir Bu yönüy¬le tema, sosyal hayatın yanlışlarını dile getirmek üzerine kurul¬muştur. Bu yönüyle eser Tanzimat'ın roman anlayışını yansıtır.
Eserlerinden bazıları: Cep Kütüphanesi Serisi (Bu dizide dili sade, ucuz ve küçük hacimli 32 kitap çıkarmıştır.)
Roman: Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat
Sözlük: Kâmus-ı Fransevî, Kâmus-ı Arabi, Kâmus-ı Türki (Türkçe sözlük)
Basılmamış eserleri: Kutadgu Bilig. Orhun Âbideleri

Nabizade Nazım (1862 - 1893)



Beşiktaş Askerî Rüştiyesi'nde okumuş, buradan yüzbaşı rütbe¬siyle mezun olmuştur, Bir süre bu okulda matematik ve topog¬rafya dersleri vermiştir. Bu görevine devam ederken kemik ve¬remi hastalığından dolayı Haydarpaşa Hastanesi'ne kaldırıl¬mış, ancak hastalığın pençesinden kurtulamayarak çok genç yaşta vefat etmiştir.
Nabizade Nazım şiir, hikâye ve roman türünde dikkate değer eserler kaleme almıştır. V. Hugo, A. de Musset, A. Dumas, L. Büchner ve Chateaubriand gibi Batılı yazarlardan çeviriler yap¬mıştır.
Şiirde sadece bir amatör olarak kalmış olan sanatçı, hikâye ve roman alanında başarılı eserler vermiştir. Nabizade Nâzım, Tanzimat edebiyatının son yıllarında kendini göstermeye başla¬yan, realist ve natüralist eğilimin temsilcilerinden biridir. Özel¬likle Karabibik adlı eseri, Türk edebiyatında realist akımın ilk yerli örneği olarak kabul edilmiştir. Ancak, o zamana ka¬dar romantizmle beslenmiş ve ona alışmış olan hikâye ve ro-man okuyucusunun baskısı altında bulunduğu için yer yer ro¬mantizme kapılmaktan kurtulamamışsa da, Karabibik ve Zeh¬ra'da realizme çok yaklaşmıştır. Karabibik'in ön sözü, realizm ve natüralizmin küçük bir beyannamesi niteliğindedir. Yazar, rea¬lizm ve natüralizmin esaslarını açıkladıktan sonra, bunlara bir örnek olarak da Karabibik'i yazdığını söyler. Gerçekten sanat¬çı, bu eser ile köy yaşamını gerçekçi bir şekilde yansıtmıştır. Kahramanı bir köylü olan ve olayı Antalya'nın bir köyünde ge¬çen hikâye, köyün bütün hayatını realist bir bakış açısıyla yansıtır. Ya¬zar, realiteye bağlılık düşüncesi ile köylülerin ağız özelliklerini de ay¬nen vermiştir. Bu durumu İle Karabibik, Türk edebiyatındaki köy roman ve hikâye tarzının ilk örnekleri arasındadır.
Nâbîzâde Nazım'ın özelliklerinden biri de eserlerindeki bütün kahramanları kendi seviye ve yetiştikleri çevreye göre konuşturmasıdır.
Nabizade Nazım'tn, Karabibik'i yaz¬madan önce Antalya'nın köylerine gidip çevre, kişiler ve kişilerin ko¬nuşmaları hakkında bilgi sahibi ol¬mak için araştırmalar yapmıştır. Anadolu'yu ve Anadolu'da yaşayan . kişileri yakından bilen yazar, doğallı¬ğı bozmamak için köylülerin konuş¬masını, bu romanda da olduğu gibi vermiştir. "Andalya'dan çağırmışla, muayna olacâmış." cümlesi bunun örneklerinden biridir. Yazar bunu yapmakla yerli ve mahallî öğelerden yararlanmıştır.
Köylülerin bakış açısıyla eserini kaleme alan Nabizade Nazım, köylüler için önemli olan tarla, hayvan gibi yerli öğeleri ön pla¬na çıkarmıştır. Hatta kızların evlenmeleri bile köy hayatındaki yerli öğelere göre şekillenmektedir.

Yazarın "Zehra" adlı romanı, psikolojik tahliller bakımından Na-mık Kemal'in İntibah'ı ile Servet-i Fünûn romanı arasında dik-kate değer bir noktada durmaktadır. Yazar, asıl başarısını Zeh¬ra'da göstermiştir. Bu uzun hikâyedeki denemelerinden sonra romana geçen ve büyük bir gözlem ve araştırma gücüne sahip bulunan Nabizade Nazım, kıskançlık temasına oturtulmuş olan olayı ve olayların geçtiği çevreleri tam bir realizmle betimleme¬yi başardığı gibi, karakterlerin betimlemesinde ve analizinde de aynı başarıya ulaşmıştır. Romandaki psikolojik analizler, he¬le kıskançlık psikolojisinin geliştirilmesi ve ayrıca bazı sosyal çevrelerin tanıtılması dikkate değer bir özenle yapılmıştır. Bu bakımdan Zehra, edebiyatımızda ilk psikolojik roman deneme¬si olarak da kabul edilebilir. Yalnız, devrin genel eğiliminden gelme bir alışkanlıkla, olayda entrika unsuruna fazla yer veril¬miş ve sonuç çok trajik bir şekilde düzenlenmiştir..Her yönden modern bir roman anlayışına eriştiğini gösteren romancı, üslûp bakımından, Namık Kemal'in izindedir. Dilde de, Farsça ve Arapça kelimelerden ve tamlamalardan mümkün olduğu kadar uzaklaşarak, ortalama bir dil kurabilmiştir.
Gerek Karabibik, gerekse Zehra, sanatçının teorik fikirlerinin başarıyla uygulandığı eserlerdir. Nâbîzâde Nazım, Hasba'da roman ile hikâye arasındaki fark üzerinde de durmuş, bu iki tü¬rü tarif etmeye çalışmıştır.
Eserleri: Karabibik, Hikâyeler, Zehra, Hasba, Sevda, Hâlâ Gü-zel (hikâye ve roman), Heves Ettim (şiir)

TANZİMAT EDEBİYATI VE REALİZM


Tanzimatçıların etkilendiği diğer bir Edebî akım ise realizmdir. Realizm (gerçekçilik) akımı 19. yüzyıl ortalarında Fransa'da or¬taya çıkmış ve 20. yüzyıl romanının gelişimini önemli ölçüde et¬kilemiştir.
Realizm, hem klasi¬sizme hem de ro¬mantizme tepki ola¬rak ortaya çıkmıştır. Bu akımda amaç, edebiyatı ve sanatı klasik ve romantik akımların yapaylığın¬dan kurtarmaktır. Bu¬nun için de eserlerde gerçeğin yansıtılma¬sında gözleme başvurulmuş, konular toplumsal sınıflar arasın¬dan seçilmiştir. Bu akıma bağlı sanatçıların yapıtlarında duygu¬ların yerini insan ve toplum gerçekleri almış, günlük yaşam, ön yargısız, bilimsel bir tutumla ortaya konmuştur. Sanatçılar, yan¬sız bir tutum içine girdikleri için eserlerinde kendilerini gizle¬mişler, kendi görüş ve duygularını eserlerine yansıtmamışlardır. Biçim güzelliğine konu kadar önem veren realist sanatçılar, olayları anlatırken olayların oluşumunda etkili olan sosyal ne¬denleri de incelemişlerdir. Realizmin iki güçlü temsilcisi Gustave Flaubert ve Emile Zola'dır.
Realizmin Temsilcileri
Fransa'da: Flaubert, Zola, Balzac, Stendhal
Rusya'da: Lev Tolstoy, İvan Sergeyeviç Turgenyev, Fyodor Döstoyevski
İngiitere'de:Charles Dickens ve Anthony Trollope;
Amerika'da: Theodore Dreiser;
İrlanda'da: James Joyce realizmin önemli temsilcileridir.
Türkiye'de: Türk edebiyatında Recaizâde Mahmut Ek¬rem, Samipaşazâde Sezai bu akıma bağlı kalmış sanatçı¬lardandır.